Bilgi paylaştıkça çoğalır..

• 27/8/2007 - YANIT

YANIT


     Nerden geldiğini soruyorsun ya, bir söyleşi kadar kısa-
dır diyorum; ama dünyanın geçmişi kadar da köklü:
     Ter döken ilk insan senin soyun, toprağı ilk işleyen,
ilk yapıyı ekleyen doğaya; akşam olurken bir su kıyısında,
belini ağaca verip de ilk türküyü söyleyen.
     Diyorum ki acılarla yoğrulmuştur soyunun tarihi, ama
yalnız onun şafağından çıkılır yola, onurlu bir yarına var-
mak için.

Kemal ÖZER
Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

• 27/8/2007 - BİLDİRİ

 Yürüdüğün vakit seninle birlikte yürüsün diye kentlerdeki daracık sokaklar,
       geniş alanlarına çıksın diye alınterinin,
       yürüdüğün vakit değişsin diye dünya
       ve yaşam mutlu bir türkü olsun diye

       dağlarda tek tek yakılan bu ateşler.

 

Kemal ÖZER

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

• 16/6/2007 - Sacide "Çocuk"

TANRI BABA

Tanrı Baba, bir sabah uyanınca,
Biz insanları düşündü nasılsa,
Gitti pencereye: "Kim bilir, dedi;
Belki o gezegen yok oldu gitti.
Ama baktı, uzakta, çok uzakta,
Bir köşecikte fır dönüyor dünya.
Şeytan canımı alsın, dedi Tanrı,
Alsın vallahi bir şey anlıyorsam
Bu dünyalıların tutumlarından.

Ey benim minnacık yaratıklarım,
Ak ve kara, donuk ve yanıklarım,
Dedi Tanrı, en babacan haliyle;
Sizi ben yönetiyormuşum sözde.
Oysa, görüyorsunuz, Allah'a şükür,
Benim de sürüyle bakanlarım var,
Şeytan canımı alsın, dedi Tanrı,
Alsın vallahi, çocuklar, bu bakanları
İkişer üçer atmazsam kapı dışarı.

Boşuna mı kızlar verdim, şarap verdim size?
Güzel güzel yaşayasınız diye.
Nasıl olur da siz benim inadıma
Orduların Tanrısı dersiniz bana?
Ne yüzle adımı alıp dilinize
Top atarsınız birbirinize?
Şeytan canımı alsın, dedi Tanrı;
Alsın vallahi, çocuklar, bir tek
Orduyu kumanda ettiysem bugüne dek.

Şu süslü püslü zibidilerin işi ne
Yaldızlı tahtlar üstünde?
Nedir o kasılmaları, böbürlenmeleri?
Beslediğimiz bu karınca beyleri
Sözden benden kutsal haklar almışlar
Benim inayetimle kral olmuşlar
Şeytan canımı alsın, dedi Tanrı;
Alsın vallahi, benden geldiyse eğer
Sizleri böyle kötü yönetenler.

Hiç bana kızmayın artık, çocuklar;
Temiz yürekli olun, bana yeter.
Sevişin, güle oynaya yaşayın,
Sizi yakar makarım diye korkmayın
Kralına da, yobazına da basın kalayı...
Ama keselim, Allahaısmarladık
Curnalcılar duyarsa yandık
Şeytan canımı alsın, dedi Tanrı
Alsın vallahi, o yüzsüz herifleri
Sokarsam kapımdan içeri.


Çeviren: Sabahattin Eyüboğlu

Pierre-Jean de BÉRANGER
 
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

• 27/3/2007 - İsyan

Kategori: Elestiri

Buraya isyanlarınızı yazın....

Günlük, Aylık, Yıllık

Bakalım aynı şeyleremi isyan ediyoruz...:)

Bekliyorum...

Yorum (3) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

• 27/3/2007 - KURTULAMAZSIN

Kategori: Siir

KURTULAMAZSIN

-35 yaşıma-


önce sesini 
sonra yankısını çaldırdın şu beton ormanında
bu kent de tükürdü aşklarına 
kal orada!
artık hiçbir şeyden kurtulamazsın
ıslanmışsın bir kere oğlum
yaş gününde
kuruyamazsın...

 

Yılmaz Odabaşı

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

• 18/6/2006 - ZAMAN KEKEMEYDİ

Kategori: Siir

ZAMAN KEKEMEYDİ 

Gün bitti, elindeki güller de soldu 
anımsanacak neler kaldı bugünden 
paylaşılmış olan nelerdi sımsıcak 
belki bir türkü söyleriz geceye karşı 
saçlarını tarazlayan bir şafak olur 

Zaman kekemeydi ve tarihe sızan 
soytarılar gördük gencömrümüzde 
ölüm peşimize düşende bir göçebeydik 
suretimiz ağardı kurulan darağaçlarına 
bütün sığınaklar uçurumlara açılırdı 

Rüzgâr suyu soğutsun su terli bedenlerimizi 
ve aşkı düşünelim biz, destan yalnızlıkları 
konuşursak akşam olur ve yine yağmur yağar 
gidersek gülüşler azalır buralarda 
kim bulur kayıp adresteki dostları 

Bir karanlığa bakıyorum bir de zamana 
ay büyüyüp bir gül oluyor ellerinde senin 
ve ancak yeni bir yorumu oluyor aşkın 
saçlarından sızan bu karanlık yağmur 
ayın çağıltısıyla tutuşuyor begonyalar 

Saçlarındı diye düşünüyorum ömrümüzü 
çözdükçe savrulan rüzgârdı saçların 
ve ikide bir aklıma düşüyor aynı soru 
-Aşkı bilmiyorsam nasıl değiştiririm 
kendimi, seni ve bütün dünyayı 
  Ahmet Telli

Yorum (3) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

• 8/5/2006 - İSTİM

Kategori: Siir

"yeni sevgili"si olmuş tüm insancıklara"

Ucuz ve dar mahallelerde yaşanır aşk,
Etrafında özenmek için fazla malzemesi bulunmayan,
Temiz insanların ruhları buluşur ve boğmazlar bir diğerini,
Ucuz ve dar mahallelerde aşk için,
İntihar edilir.

Çapkınlığı, kaltaklığı, 
Sevgili değiştirmenin, çirkin inceliklerini
Ve ruhsuzca kabul edilebilirliğini öğrenmezsin etrafındakilerden,
Sevdim mi, uğrunda ölecek kadar sevmeyi öğretirler,
Bir başkası mı ? geber daha iyi derler,
Kızlar sevdiklerine kaçarlar,
Saçlarını yalnız ona okşatırlar,
Erkekler, kıllı göğüslerini,
Bir hayatta yalnız o kıza açarlar.

Ucuz ve dar mahallelerin,
Telefon kulübelerinde, 
Otobüs duraklarının kabinlerinde
Ve mutlaka duvarlarında yaşanır aşk,
Aşkını itiraf edebilene,
Bir destan yazılır.

Varsa eğer, hadi biraz da deliyseniz
Arkadaş, akraba evleri,
Biraz elele tutuşmak,
bir beş dakika göz göze gelebilmek,
en fazlası sarılarak ayrılmak için tercih edilir,
imkân varsa ve mevsimiyse, karpuz suyuna ekmekle,
en unutulmaz ziyafetler, afiyet kazanabilir,
günün büyük bir bölümü sevdiceğe,
"karışık kaset" hazırlamakla geçirilir
ve bütün "seviyorum"lu şarkılara, fa diyezden girilir.
Fazla sorgulamadan yaşanır, 
Sonunda hep altbeyin-siz ölünür.
Herkese ve her şeye inat bu belki daha iyidir.

Güveli ama birbirlerine mutlaka güvenli hayatları vardır,
Haybeden herkese kahkaha savrulmamıştır,
Gülünce gerçekten güldüklerini, 
Bir şey isteyince, onu yalnız seninle yaşamak istediklerini bilirsin,
Kaybedilmişler ve yaşanmamışlar için değil, 
Hesapsız kitapsız sevilirsin,
Sende, senden öncekileri değil, yalnız seni sevdiklerini,
İliklerine kadar hissedersin,
gözler rol yapmayı öğrenmemiş
ve zaten hiç denememişlerdir,
Herkesin teni, herkesin bedenini tatmamıştır,
Sinemaya gizli gizli gidilir,
Her sorunun üstesinden beraber gelinir,
"Terk edilmek korkusu"  akıllara yanaşmaya bile cesaret edememiştir
Öpüşmekle konuşmak arasındaki fark bilinir,
Aslında kimin ucuz olduğu gayet bellidir, 
Varsın olsun,
Dar hayatlarda ve ucuz mahallelerde,
Gururun döktürdüğü gözyaşlarına kıymet verilir.
Ucuz ve dar mahallelerde yaşanan,
gölge düşmemiş sevgilere
aşk denilir,
Destursuz hayatların, geniş bünyelerin,
Namahrem nedir hiç bilmemiş zavallıların,
Sermaye olmayı sindirmiş,
Yaşadığının yanına kâr kaldığına inanmış
İnsanların yüzünden;
Bunları anlamak, taşımak, sindirmek 
Kolay olmadığından,
Dar hayatlı ucuz mahalle insanları tarafından
içinde alkol türevinden bir şeyler barındıran
her şişeye fondip çekilir.

Benim bildiğim
"aşkım" sözü
bir hayatta yalnız bir kişiye sarf edilir.

-sivas-

Umut TAYDAŞ

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

• 22/1/2006 - Şiirdi zaman...

Kategori: Siir

YÜRÜMEK

Yürümek;
yürümeyenleri
arkanda boş sokaklar gibi bırakarak,
havaları boydan boya yarıp ikiye
bir mavzer gözü gibi
karanlığın gözüne bakarak
                              yürümek!..

Yürümek;
dost omuzbaşlarını
omuzlarının yanında duyup,
kelleni orta yere
yüreğini yumruklarının içine koyup
                               yürümek!..

Yürümek;
yolunda pusuya yattıklarını,
arkadan çelme attıklarını
                            bilerek
                            yürümek...

Yürümek;
yürekten
gülerekten
          yürümek...

N.Hikmet

 

BİR AYRILIŞ HİKÂYESİ

Erkek kadına dedi ki:

-Seni seviyorum,

ama nasıl,

avuçlarımda camdan bir şey gibi kalbimi sıkıp

parmaklarımı kanatarak

kırasıya

çıldırasıya...

Erkek kadına dedi ki:

-Seni seviyorum,

ama nasıl,

kilometrelerle derin, kilometrelerle dümdüz,

yüzde yüz, yüzde bin beş yüz,

yüzde hudutsuz kere yüz...

Kadın erkeğe dedi ki:

-Baktım

dudağımla, yüreğimle, kafamla;

severek, korkarak, eğilerek,

dudağına, yüreğine, kafana.

Şimdi ne söylüyorsam

karanlıkta bir fısıltı gibi sen öğrettin bana..

Ve ben artık

biliyorum:

Toprağın -

yüzü güneşli bir ana gibi -

en son en güzel çocuğunu emzirdiğini..

Fakat neyleyim

saçlarım dolanmış

ölmekte olan parmaklarına

başımı kurtarmam kabil

değil!

Sen

yürümelisin,

yeni doğan çocuğun

gözlerine bakarak..

Sen

yürümelisin,

beni bırakarak...

Kadın sustu.

SARILDILAR

Bir kitap düştü yere...

Kapandı bir pencere...

AYRILDILAR...

 

N.Hikmet

 

HERKES GİBİ

Gönlümle baş başa düşündüm demin;

Artık bir sihirsiz nefes gibisin.

Şimdi tâ içinde bomboş kalbimin

Akisleri sönen bir ses gibisin.

Mâziye karışıp sevda yeminim,

Bir anda unuttum seni, eminim

Kalbimde kalbine yok bile kinim

Bence artık sen de herkes gibisin.

 

(Altıncı Kitap, Temmuz 1336/1920)

   

«BENCE SEN DE ŞİMDİ HERKES GİBİSİN»

 

Gözlerim gözünde aşkı seçmiyor

Onlardan kalbime sevda geçmiyor

Ben yordum ruhumu biraz da sen yor

Çünkü bence şimdi herkes gibisin

Yolunu beklerken daha dün gece

Kaçıyorum bugün senden gizlice

Kalbime baktım da işte iyice

Anladım ki sen de herkes gibisin

Büsbütün unuttum seni eminim

Maziye karıştı şimdi yeminim

Kalbimde senin için yok bile kinim

Bence sen de şimdi herkes gibisin

 

334 (1918) - Yaz - Kadıköy

 

ÇOCUK

ağlardı gözlerin

mavi yeşil kara

gülerdi gözlerin

mavi yeşil kara

ağla çocuk gül çocuk

ama usul usul değil

ama usul usul değil

 

Nevzat ÇELİK

 

SEN BÜYÜ

1

nicedir it ürümüş kapımızda

sokağımız bildik sokak değilmiş

tertemiz kefenmiş evlerin duvarları

saksılarına ayrılık dikilmiş

kent karartıyormuş da yapraklarını

çiçekler dağlara çekilmiş

çocukların bacaklarında

kırlangıç kanatları kırılırmış

bu yüzden basıp toprağa

tiril tiril büyürmüşsün

yanına yanaşınca delikanlılar

bir selvi dal olur yürürmüşsün

2

acının her dalında ökse kurdum

sabrın sınırına varıp oturdum

kavaklar giyindi kavaklar soyundu

çakır kanatlar vuruldu vuruldu

ellerimde tadamadım boyunu

ah kardeşim kaç yıl oldu

kömür karası bir çocuktun

saçın oluğunda akardı sırtının

bir göl uyanırdı gözlerinde

sazlığından kaç tüfek bakardı

bilmezdin tırmanırdın dizlerime

ellerin ateş olur yakardı

3

dağ dağa döndü yüzünü

bugün yarına sen umuda

paçamı çekip yukarı ararım

ellerini dizlerimde tut

çöküverir olur olmaz

başıma bir serseri bulut

4

çatallansın göğsün

çatallansın yüreğin

hücrem kadar basıksa da

ülkemin göğü

ben taşırım omuzlarımda

canım kardeşim sen büyü

 

Nevzat Çelik…  Kasım 1984

 

Bir Liseli Silueti

hayat hattında acemi tayfalardık

ne avunduk sevinç müsvetteleriyle

aşktan ikmale kaldık...

bak her sabah bağıran yeni sabaha 

artık iklimler değişmiş, kuşlar da gitmiş

tenimde eski ateş, gözlerimde fer bitmiş

heybetli dağlar arasında

göğümde yıldız yitmiş...

sen

hala

anılarımın

en

beyaz

yanısın

sen buğulu bir camın ardından izlediğim hayatın 

yarısısın

sen sağanakla gelen sabahlarda

çok eski bir şarkının adısın...

*

daha adamlar şehirlere otomobillerle 

geceler anılarla birlikte gelir

siluetin giderek uzaklaşır, düşler de kilitlenir

efkarım bir yaralı ayrılıktan beslenir

(artık ne teneffüs zilleri çalar

ne otobüs duraklarında sabırsız bekleyişler var...)

*

kimse bilmez

yıllar yılı hep aynı beyazla gezmek nedendi

olsun!

Yirmi yıl seni özleyerek yaşlanmak da güzeldi...

Çünkü sen buğulu bir camın ardından izlediğim hayatın 

yarısısın

sen sağanakla gelen sabahlarda çok eski

çok eski bir sarkının adısın...

 

Yılmaz  ODABAŞI

 

YAĞMUR

 

Ayrıldığımızda yüzünü gölgelemişti

Şimdi mevsim sonbahar

Yağmasını bekliyorum o bulutun

Bir tek

Bir tek damlası olsun

Yırtıp gelsin karanlığı

Zındanı

Düşsün avuçlarıma

 

Zübeyir KINDIRA

 

VAR GİT ARTIK

buralarda gece uzun

gün ışığı yakındır

var git artık

bakma ardına

ölüme fazla sokulma ama

düşün ki

mevsim rüzgarlarının savurduğu

bir orman insan

sev onu, sokul, konuştur

doludur fazla üstüne varma

hep susmak

susmak...

yetmiyor bazen

işte bu yüzden

bütün ışıkları yanmalı yeryüzünün

ozanlar herşeyi anlatmalı

var git artık

acıyı aşındırma

tut

ve at sevdaya uzaan çağlayana

 

Yılmaz  ODABAŞI

 

Yorum (5) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

• 20/1/2006 - Resim...

Kategori: Resim

Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

• 19/1/2006 - yarın... Doğum Günüm Kendime Şiirler...

Kategori: Siir

ERTELEME

Öbür gün, evet, yalnızca öbür gün...
Yarın öbür günü düşünmeye başlayacağım,
Belki her şey olup bitecek; ama bugün değil...
Hayır, bugün değil; bugün yapamam.
Öznel nesnelliğimin şaşırtıcı inadı,
Gerçek yaşamımın uykusu, araya girmesi,
Sezinlemesi, bitimsiz bezginlik-
Bütün dünyam bir tramvaya yetişme çabası-
Öyle bir ruh o...
Yalnızca öbür gün...
Bugün hazırlanmak istiyorum...
Hazırlanmak istiyorum kendi yarınım için, öbür günü düşünmek için...
Sonucu belirleyecek olan bu.
Halihazırda planlarım var, ama hayır, bugün planlama yok...
Yarın plan yapma günüdür.
Yarın dünyayı fethetmeye masama oturacağım;
Ama ancak öbür gün fethedeceğim dünyayı...
Ağladığımı hissediyorum,
Apansız ağladığımı hissediyorum, derinden içime doğru...
Bugün ne olup bittiğini bilmeyin, bu bir giz, söyleyemem.
Yalnızca öbür gün...
Çocukken her hafta Pazar günü sirki beni eğlendirirdi.
Bugün bütün eğlencem çocukluğumdaki tüm hafta süren Pazar günü sirki... 
Öbür gün, bambaşka biri olacağım,
Yaşamım zaferle taçlanacak,
Zekamın bütün gerçek nitelikleri, iyi öğrenimim, uğraşım-
Hepsi toplanacak bir araya herkese duyurmalı ...
Ama herkese sunulan boşa gidecek yarın... 
Bugün uyumak istiyorum, gerçek nüshayı yarın yapacağım...
Bugün için, hangi gösteri yineleyecek çocukluğumu bana?
Yarın bir bilet satın alabilirsem, 
Gerçek gösteri öbür gün çünkü...    
Daha önce değil...
Öbür gün göstereceğim halkın karşısında yarınki kendimi
Öbür gün bugün ben olmadığım görülecek sonunda.
Yalnızca öbür gün...
Sokak köpeği gibi uykuluyum.
Gerçekten uykum var.
Yarın size her şeyi söyleyeceğim, ya da öbür gün...
Evet, belki de yalnızca öbür gün..

Adım adım...
Evet, adım adım..

14 Nisan 1928
Álvaro de Campos 
Fernando  PESSOA

 

ÇILGIN NAR AĞACI

Kıbleden esen yelin kemerler arasında ıslık çaldığı
Bu beyaz avlularda, söyleyin, o çılgın nar ağacı mı?
Nar dolu kahkahalar atarak aydınlıkta sıçrayan
Rüzgârın inadıyla, fısıltıyla; söyleyin, o çılgın nar ağacı mı,?
Şafakta yeşeren yapraklarının ışıltısıyla
Bir zafer sevincinin renklerini coşturan?

Çayırda çıplak kızlar sarışın kollarıyla
Yeşil yoncaları biçmek için uyandıklarında -
Uykunun sınırlarında dolaşarak - söyleyin, o çılgın nar ağacı mı,?
İçinin saflığıyla kızların yeşil sepetlerini ışığa
Ve adlarını kuş cıvıltılarına boğan, söyleyin,
O çılgın nar ağacı mı dünyanın bulutlu gökleriyle savaşan?

Kendini kıskançlıkla yedi tür tüyle süsleyip
Ölümsüz güneşin bin bir rengine büründüğü gün,
Söyleyin, o çılgın nar ağacı mı,?
Kaçmaya kalkan atın yüz kamçılı yelesine sarılan,
Hiç acınma, hiç yakınma bilmeden, söyleyin, o çılgın nar ağacı mı,?
Ufuktan şimdi doğan bir umudu haykıran?
Söyleyin, o çılgın nar ağacı mı, bize uzaktan
Serin alevli yaprakların mendilini sallayan,
Doğum sancısı içinde bin bir geminin,
Bin bir kere yükselip alçalan dalgaları
Bilinmedik kıyılara uzanan bir denizdeymiş gibi,
Söyleyin, o çılgın nar ağacı mı, havanın saydamlığında donanıp gıcırdayan?

Başı taa havalarda, ışıyan ve övünen mor salkımlarla,
Tehlikelere açık, söyleyin, o çılgın nar ağacı mı,?
Dünyanın orta yerinde şeytanın fırtınasını ışıkla parçalayan,
Ve günün, üzeri türkülerle işli sırmalı örtüsünü
Boydan boya yayan, söyleyin, o çılgın nar ağacı mı,?
Günün ipek giysilerinden bir anda soyunup kurtulan?

Söyleyin, ilkin büzgülü etekleriyle Nisan'ın,
Sonra yaz şenliğinin ağustosböcekleriyle gülüp oynayan,
Öfkelenen, her türlü gözdağını kara kötülükten arıtıp
Güneşin kucağına esrik kuşlarını serpen,
Söyleyin, o çılgın nar ağacı mı bu, her şeyin,
En gizli düşlerimizin bile üstüne kanat geren?

Odisseus ELİTİS

 

BELKİ YİNE GELİRİM

Dudaklarımı kanatırcasına ısırıyorum günlerdir
Her sözcük dilimin ucunda küfre dönüyor çünkü
Bir gök gürlese bari diyorum, bir sağnak patlasa
Bitse bu sessizlik, bu kirli yapışkanlık bitse
Ama bir tufan az mı gelir yoksa yine de
Yırtılan ve parçalanan bir şeyler olmalı mutlaka
Hiç durmadan yırtılan ve parçalanan bir şeyler.

Oysa ne kadar sakin bu sokaklar ve bu kent
Ne kadar dingin görünüyor bana şimdi gökyüzü

Gidenler nerde kaldılar, özledim gülüşlerini
Bir kenti güzelleştiren yalnız onlardı sanki
Onlardı çocuklara ve aşka ölesiye bağlanan
Kadınları güzelleştiren herhalde onlardı
"Tükürsem cinayet sayılır" diyordu birisi
Tükürsek cinayet sayılıyor artık
Ama nerede kaldılar, özledim gülüşlerini onların

Uzun uzun bakıyorum kıvrılan sokaklara
Tek yaprak bile kıpırdamıyor nedense
Ve tek tek söndürüyor ışıklarını varoşlar
Alnımı kırık bir cama yaslıyorum, kanıyor
Kanımın pıhtılarında güllerin serinliği
Ve fakat bir cellat gibi yetişiyor pusudaki
Dilimin ucunda küfre dönüyor her sözcük

Yaşamak neleri öğretiyor, düşünüyorum
Okuduğum bütün kitaplar paramparça
Çıkıp dolaşıyorum akşamüstleri bir başıma
Bir uçtan bir uca yalnızlıklar oluyor kent
Bulvar kahvelerinin önünden geçiyorum
Sarmaşık aydınlar, arabesk hüzünler
Bir gazete sayfasında sere serpe bir yosma

Sesler gittikçe azalıyor, kuşlar azalıyor
Ve ne zaman yolum düşse vurulduğun yere
Kızgın bir halka oluyor boynumda o sokak
Hüznü yalnız atlarımız duyuyor artık
Biz çoktan unutmuşuz böyle şeyleri
Ama içimde bir sırtlanın dalgın duruşu
Ve dilimin ucunda küfre dönüyor her sözcük

İçimde zapt edilmez bir kırma isteği
Dizginlerini koparan bir at sanki bu
Soluk soluğa kalıyorum her sonbahar
Ve sevgilim ne zaman hoşgörülü olsa
Bir yolculuk düşüyor aklıma, gidiyorum
Bütün gençliğim böylece geçip gitti işte
Ama hala bir şeyler var vazgeçemediğim

Hangi duvar yıkılmaz sorular doğruysa
Bir gün gelirsek hangi kent güzelleşmez
Şiirlerim bir dostun vurulduğu yerde yakıldı
Geri almıyorum külleri yangınlar çıksın diye
Devriyeler çıkart şimdi, bütün ışıklarını söndür
Sorduğum hiçbir soruyu geri almıyorum ey sokak
Ve dilimin ucunda küfre dönüyor her sözcük

Dudaklarımı kanatırcasına ısırıyorum günlerdir
Bir gök gürlese bari diyorum bir sağnak patlasa
Bitse bu kirli ve yapışkan sessizlik, hiç gitmesem
Oysa ne kadar sakin sokaklar, bu kent ve bütün yeryüzü
İpince bir su gibi sızıyorum gecenin tenha göğüne
Sessizce çekip gidiyorum şimdi, sessiz ve kimliksiz
Belki yine gelirim, sesime ses veren olursa bir gün...
Ahmet TELLİ

 

ÇOCUKSUN SEN / I
Dünyanın dışına atılmış bir adımdın sen
Ömrümüzse karşılıksız sorulardı hepsi bu
Şu samanyolu hani avuçlarından dökülen
Kum taneleri var ya onlardan birindeyim
Yeni bir yolculuğa çıkıyorum kar yağıyor
Bir aşk tipiye tutuluyor daha ilk dönemeçte
Çocuksun sen sesindeki tipiye tutulduğum
Dönüşen ve suya dönüşen sorular soruyorsun
Sesin bir çağlayan olup dolduruyor uçurumlarımı
Kötü bir anlatıcıyım oysa ben ve ne zaman
Birisi adres sorsa önce silaha davranıyorum
Kekemeyim en az kasabalı aşklar kadar mahçup
Ve üzgün kentler arıyorum ayrılıklar için
Bir yanlışlığım bu dünyada en az senin kadar
Ve sen kendi küllerini savuruyorsun dağa taşa
Bir daha doğmamak için doğmak diyorsun
Ölümlülerin işi bir de mutlu olanların
Onların hep bir öyküsü olur ve yaşarlar
Bırakıp gidemezler alıştıkları ne varsa
Çocuksun sen her ayrılıkta imlası bozulan
Susan bir çocuktan daha büyük bir tehdit
Ne olabilir, sorumun karşılığını bilmiyor kimse
Kötü bir anlatıcıyım oysa ben ve ne zaman
Bir kaza olsa adı aşk oluyor artık
Aşksa dünyanın çoktan unuttuğu bir tansık
Seni bekliyorum orda, o kirlenen ütopyada
Kirpiklerime düşüyorsun bir çiy damlası olarak
Yumuyorum gözlerimi gözkapaklarımın içindesin
Sonsuz bir uykuya dalıyorum sonra ve sen 

Hiç büyümüyorsun artık iyi ki büyümüyorsun
Adınla başlıyorum her şiire ve her mısrada
Esirgeyensin bağışlayansın, biad ediyorum.
Çocuksun sen ve bu dünya sana göre değil

 

ÇOCUKSUN SEN / II
Çocuksun sen sesinin çağlayanına düştüm
Bir çiçeğe tutundum düşerken, ordayım hâlâ
Sallanıp durmaktayım bir saatin sarkacı 
Nasıl gidip geliyor gidip geliyorsa öyle
Zaman benim işte, nesneleşiyor tüm anlar
Dursam ölürüm paramparça olur dünya
Çocuksun sen sesinin çağlayanına düştüğüm
Uçurum diyordun bir aşk uçurum özlemidir
Bırakıyorum öyleyse kendimi sesinin boşluğuna
Tutunabileceğim tüm umutları görmiyeyim için
Gözlerimi bağlıyorum geceyi mendil yaparak
(Gözlerim bir yerlerde daha bağlanmıştı, bunu
Unutmuyorum unutmuyorum unutmuyorum hiç)
Bir rüzgâr esse ellerin fesleğen kokuyor
Kırlangıçlar konuyor alnına akşamüstleri
Bu yüzden bir kanat sesiyim yamaçlarda
Üzgün bir erguvan ağacıyla konuşuyorum
Ayrılığın zorlaştığı yerdeyim ve dalgınlığım
Bir mülteci hüznüne dönüyor artık bu kentte
Çocuksun sen alnına kırlangıçlar konan
Bir bulutun peşine takılıp gittiğimiz yer
Okyanus diyelim istersen ya da sen söyle
Batık bir gemiyim orda, seni bekliyorum
Upuzun bir sessizliğim fırtınalar patlarken
Gövdem köle tacirlerinin barut yanıkları içinde
Ve gittikçe acıtıyor yaralarımı tuzlu su
Çocuksun sen, büyümek yakışmazdı hiç
Gülüşünün kokusuyla yeşerdi bu elma ağacı
(Soluğunun elma kokması bundandı belki)
Bir elma kokusuna tutundum düşerken
Sallanıp durmaktayım bir saatin sarkacı
Nasıl gidip geliyor gidip geliyorsa öyle
Çocuksun sen, çocuğumsun 
AHMET TELLİ

 

MÜEBBETLİK KAVGA

herhangi bir kıyısında tanışıp dünyanın
iki hırçın güvercin telaşıyla sevdik
hayatı ve kavgayı
ay düştü. yıldız koptu. güneş doğdu yüzümüze
karanfil kokulu düşler yaşadık mapusluğumuzda
yakarak avucumuzda özgürlük ateşini

-a-

yastığımı ver cürüm. başım ağrıyor

gece duyabilmek için dünyanın bütün seslerini
gökyüzüne bakıyorum koğuşun penceresinden
kadife bir ayın önünde yıldızlar oynaşıyor
ve birden
pencerenin camında buğulanıyor suretin
-gazetecilerin flaşlarında
yorgun yüzüyle hayata gülümseyen
bir 'terörist' kız oluyorsun-
ellerin çiçeğe durmuş
güneş vurmuş alnına
dimdik ayaktasın
işkencehanelerde ölmüş yoldaşların anısına

yastığımı ver cürüm. başım ağrıyor

-b-

nişanlayıp uzak bir yıldıza gözlerimi düşünüyorum

sahi nerede tanıştık biz
ne zaman böyle kaynaştık
ve ne çok şey
böyle ne çok şey paylaştık

o günleri biz yaşadık
gördüğümüz düş değildi
kan sıçradı beynimize
gererken kaslarımızı elektrik
çırılçıplak yandı etimiz
beton gibi çarparken vücudumuza su

ve sildik gizleyerek kendimizden bile
yüzümüzden akan iğrenç kirimizi
hücrenin duvarlarına

o günleri biz yaşadık
gördüğümüz düş değildi
ihanetin ve direncin ateşi içinde
korktuk kendi gizimizi gizlemekten
çatladı direncin iğbirar çiçekleri avucumuzda

düşünüyorum uzak bir yıldıza nişanlayıp gözlerimi

-c-

ihanet değil belki bu. yüzünü gizleme

fareli köyün çobanlarının utancı
yüreğimi yakmıyor artık
alnım açık
elegüne karşı başım dik
içim kavga ve sevda dolu
müthiş kendimle barışık

oysa içten içe yiyip bitiriyor kendini en yakınım
ve göstererek azı dişlerini ağzınca saldırıyor
aldırmayıp diyorum ki ona
ayakları yere sağlam basmak
artık iş değil bu çağda
toprak da kayıyor dostum
insanın ayakları altında
toprak da kayıyor
toprak da
toprak
bastığın yere iyi bak

ihanet değil belki bu. yüzünü gizleme

-d-

bir bardak su verir misin. içli bir türkü

yüreğimde ince yağmurlar çiseliyor şimdi
bu doğurgan yüzlü gecelerinde nisanın
tahliye muştusu geliyor uzaktaki bir dostun

çığlıklarla uçuyor gecekuşları başımın üstünde
morkanatlarına takıyorum kirpiklerimi
afacan bir çocuk gibi sevinip
ben de çıkıyorum onunla
özgürlük şarkıları söylemeye
lacivert dağların kurşuni yamaçlarında

-ve ikimiz birden
durmuşuz da sanki dalgaların kıyısında
ellerimizi uzatıyoruz yakamozlara
ansızın portakal çiçekleri açıyor avucumuzda
konuşmadan öylece duruyoruz yanyana

sen gökyüzüne dikiyorsun gözünü
ben suya düşürüyorum yüzümü
ve birden gelincikler yağıyor
martıların kanatlarından
karışıyor sularına akdenizin-

bir bardak su verir misin. içli bir türkü

-e-

saat kaç oldu şimdi. neden herkes uyuyor

sessizce açıp yeniden okuyorum
yazdığın bütün mektupları
kök salıyor yüreğimde gizli bir sarmaşık
aralıyorum geçmişin tülperdesini

o zamanlar orada herkesin adı ULAN'dı
ve her asker KOMUTAN'dı
oysa şimdi burada
onların hamlamış ezgilerinde
yoksul bir direncin türküsünü dinliyorum

o günleri biz yaşadık
gördüğümüz düş değildi
a blok. zemin. birikiüçdört
aslankafesi tecrit
ve bilcümle mamakta
yüzlerce insanın içinde
42. güne erişen bir avuç insandı
ki yüzakıydılar mamağın

o günleri biz yaşadık
bir düş olamaz bu haydarım
bir düş olamaz bu sezai
ve adlarını unutup yüzlerini unutmadığım dostlarım
bir düş olamaz bu
sorun raci tetikin korkularına
ayrılık ve ölüm nasıl gerçekse
ve acıları ne denli büyükse
öylesine gerçekoğlu gerçekti herşey
ve öylesine büyüktü acı
ve utanç çırılçıplaktı

saat kaç oldu şimdi. neden herkes uyuyor

-f-

                                           -arif acar'a

çayı avluda içsek. yarın hava güzel olacak

yitirilmiş bir duygunun dayanılmaz kederidir bu
o zamanlar yaralıydı yaşdığımız aşklar
şimdi bedeli ödenmiştir yıllarımızın
kanımızla ödenmiştir canımızla

ve ansızın bir sigara yakar gibi
uzun bir şiir söylercesine
içli bir türkü dinler gibi
usul ince bir kadın severcesine
sürüp gidiyor işte kavga
en haklı ve güzelini yaşıyoruz sevdaları

"hüzünlü bir şiir yaz" diyor ranza arkadaşım
"karıma göndereyim"
boşver diyorum hüznü
sırasımı şimdi efkarlanmanın
ve ona
kadınlar koğuşundan gönderilen
kurutulmuş karanfilleri veriyorum

çayı avluda içsek. yarın hava güzel olacak

-g-

gece çok mu kısa. yoksa bana mı öyle geliyor

avluda volta atıyorsun yıldızlarla
okşayabilmek için saçlarını
özenle açıyorum pencereyi
ve yıldızlar doluyor içeri

dördüncü koğuşta herkes koynunda bir yıldızla uyuyor şimdi

ve ben ranzama astığım bir fotoğrafın
çocukca yanan gözlerine nişanlayıp yüreğimi
düşünüyorum

sahi nerede tanıştık biz. unuttum
ve ne zaman böyle kaynaştık. bilmiyorum
ve ne çok şey
böyle ne çok şey paylaştık
ah...seni nasıl da seviyorum

gece çok mu kısa. yoksa bana mı öyle geliyor

Bayram BALCI

 

LAMİA

I.

damarında siyanür dolaşıyor şehrin
aşk bizden güçlü. bizden uzak
cinnetli bir cinayet saklı gelen her günde
eksiliyor bizim olan zaman. kederli sarsak

ben öyle uzak durmayı bilmezdim
insanlar geçerdi kalbimden
acıtarak düşlerimi geçerdi
bakır bir sürahide kanardım
iflah olmaz gençliğimi

gölgesi vuruyor şimdi sağılmayan bir yaranın
yalnızlığın üstüne uzak bir şarkı gibi düşüyor
kalbi kanıyor şehirlerin lamia
avucuma akan sudan anlıyorum bunu

bilmezdim ben sofraya erdemle gelen ekmek gibi
uzak durmayı sevdiğim şehirlerden

II.

sana hayatı tutsak alan acılardan söz ediyorum
adli tıp morglarına takılı kelebekşarkısı
dalından koparılan yaprakağrısı
sana yüzünü dağlara dönmüş hayattan sözediyorum
şehir sansartuzağı kondular ağıt halkotobüsleri üryan
sabah felaketlerle çalıyor kapıları
kadavrasız yaşamın çağıldayan sevdası
aşk bana kahır lamia. bana serkeş

sana oğlu kaybedilmiş bir annenin acısıyla sesleniyorum
ben ölürüm lamia
nefes alarak kalbim çarparak
şehrin belleğini zonklatarak ölürüm
salgın vebadır şehre kayıpoğulsancısı
bitirim mahçup gayriresmi
yıkar tahtını saltanatın
korku öde çığlık anamın sancısına karışır
ben yeniden doğarım lamia
bir avuç et üç gram kanpıhtısı
sonrasız canhavli
çağötesinden kalma bir fosilim
anamın evlat deyip bağrına bastığı

III.

çocuk yanıma tetik çekiyor hayat
her sabah başka yerimden vuruluyorum
uyumsuzluğun kahredici sessizliği
şehirler teslim alınmış lamia
aşka ayakbağı şehirler
ankara: yürüyen bir sürgün salyangoz burunlu
sıvas: yüreğimin tuncunu eriten yangın
istanbul: iki yakası biraraya köprülerle getirilen zavallı
ne verebilir ki hayata karavana yaptıran bir aşka

ben sabahı vuran sürmanşet haberim lamia
 "teslim ol çağrısına" aşkla karşılık veren
adını kurşunkırığı camlara çizen
dilinin ucunda patlayan ateşim
dağla kuşanmış bir bildiri gibi
parçalanırım şehrin koynunda

IV.

benim aşk dediğim lamia. aşk bildiğim
bombalar arasında yiten
tozbulutlarının taneciklerindeki günışığı
dağın koynundan kopup gelen
rahmine akıp giden ateştohumu
kefensiz gömütsüz meçhul denizler kervanı
benim aşk dediğim aklı çürüten tez
dağdan kopan ezgi

ben bir deprem uğultusuyum lamia
yağmurlu bir kırlangıç kanadı
kaynağını arayan ırmak
semah duran turnadirenci

inerim birgün şehrin koynuna
gecenin yıldızını koparan sabahın ilkışığı gibi
şehrin cenderesinde yangınlara sarılmış bir annenin
ateşli yüreği gibi inerim
yakarak yokluğun acısını
sığmaz şehre içimden kopan fırtına
çünkü aşk değil bu lamia. herşeydir

parçalanır şehrin rutinağrısı sel olurum
oyunlarda unutulmuş afet bir çocuk
varoşlardaki delikanlılığın vitrine vuran hıncı
gençkızların kitabaralarında kuruttuğu falpapatyası
sabahına kahır düşmüş kalpağrısı
devinen ve kirlenen bir yalnızlıktır şehirkalabalığı
acılarını bas yarama lamia. yoksa vurur beni de
aşka kasdeden bu çaresiz hayat

V.

sana sabahın sisini kalbine sarıp şehri süpüren
genç bir çöpçünün aklından geçirdiklerini sesleniyorum
hergün dolup boşalan sırça bir okyanustur şehir dediğin
yağmursuz riyakar ölümkurusu

ah... lamia
sen umuttan daha güzel şeyler de olduğunu öğrenemedin
dolarla markla tercüme ediliyor yaşam sanılan yanılsama
artık aşkını leylekler kanatır senin
diplomatik ihanetlerde ziyan olur bahar
dellenmiş bir tetikçi düşürür korkusunu şehrin ihanet dolu avuçlarına

lamia... güzelim aşkarasında unutulmuş gültadım
şehri kuşatan hayatın gücü erişmez aşkın doruklarına
zehir bir hançerdir saklı durur yaranda
ağla...ağla... ağla
karışsın gözlerin dağların kıvrımlarında çoğalan tozkabarcıklarına
ben artık şehirlerde yaşayamam lamia

Bayram BALCI

 

HAYATI İHLAL EDİYORUM

bir bu kalmıştı yapmadığım
itiraz mecbur hayata
bizi temize çıkaracak
bir tek sözcük bile yok
yakılmış köyler kadar küliçindeyiz

ihtimal ve ihtiras
bir intihar biçimidir aşk
illegaldir astarı devletin
iğfal edilmiş katiller
vakitsiz infaz eder adamı

bütün kediler ağlar
müntehir halime
yenik düşer siyanüre damar
ihtimal. ihlal. infial ve ihtilal
bu dört sözcüğe gömdüm hayatı

dalından kopan songülün
kalbimi kanatan dikeni. ihtimal
infial. ihtilal ve devlet
kaybedilen hayatlar kuşatır
kirletilmiş gökyüzünü

ey aşk! iğdiş edilmiş suretin için
kılıç çektim kalbimdeki nasıra
ihlal ettim hayatı
boğdum hayatı yalnızlığımla
paramparça aklımdaki bomba

Bayram BALCI

 

CANIMA DEĞMEZ HAYAT

ağır düşlerle geçtim dünyevi ağrılardan
kazıdım yüzümdeki kibirli lekeleri
tanrılara ait hiç birşey yok dünyada
hayat sonsuz. aşk ölümsüz değil asla

bir dalı olmalı yaprağın. gülkanı aktı kalbime
yatağını bulamayan nehir kadar sancılıyım
geçerken çemberinden bir aşkın
hayatın saçlarını doladım avuçlarıma

içinde ihanet sözcüğü geçen kitapları yaktım
veba günlerinde yeşeren bir çiçektir aşk
ayrıntılar gizler kokusunu ve kiraz bahçelerde
her zaman çalınacak bir şeydir çocuklar için

aşkın sağlaması mutluluk etmez
kuşların yalnızlığı vurur mağrur kalpleri
her sabah yağmur yağar üzerime
iliklerim ıslanır da canıma değmez hayat

tanrılara ait hiç birşey yok dünyada
çözülür elagözlü zamanın kanpıhtısı
ve bir aşk daha düşer yakasından devletin
yalanlar kendini rüya

Bayram BALCI

 

ANILARDA ŞİMDİ

Her şey ve herkes kayarak duruyordu sanki
bana yaz diyordu bir kadın
erkek çoktan unutmuş ne kadar sevildiğini
- belki sevmeyi biliyordu bir zamanlar
karanfiller bile taşımıştı kucağında -
çocuk: ah... oyuncak bir trenim olsa...

Ben miydim ıslak taşların serinliğinde
unutup mendilleri
iki yanına ürkek ve kuşkuyla bakan?

Nasıl bir ezgi bulsam da dedi emanetçi
anlatsam gözlerindeki ıssızlığı.
Yıllarca neler alıp vermişti kimbilir
uzun yolculuklara hiç çıkmadan
küçük bir karta iliştirip adını.

Küçük bir kart. Uçurtmalar, bayram yeri
kâğıt helvacı da girebilir bir şiire
çiniler, dağılıp bittiği yerde suyun
sarsılan raylar ve her şey girebilir bir şiire.

Kapat perdeleri, sesini azalt, coşkunu tut
duymasın peygamberler soluğunda titrediğimi
belki de benim o kuş
tren camlarında bir görüp yitirdiğin
belki de kanat vuruşlarımdır içinde uçuşan
o sevinç, o ayrılık, o keder
gitmekle kalmak arasında çoğalan hüzün
yüzümdür belki dolunay...

Belki de benim o kuş
yüreği sıcak, elleri yok

kapat perdeleri, sesini azalt, coşkunu tut...

Zerrin TAŞPINAR

Yorum (3) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

Hakkımda

"Entelektüel bağımsızlık, eleştirel zeka, tepkiye boyun eğmek değil, tersine boyun eğmemek demektir. George Politzer" Bu Sayfa Kolektivizmin Emrindedir...

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Arkadaşlarım
e-posta
Blog RSS

Kategoriler

Arkadaşlar

edanurbloom
Sayfa Güncel Sayfa:1 Toplam:2
| Sonraki Sayfa