ERTELEME
Öbür gün, evet, yalnızca öbür gün... Yarın öbür günü düşünmeye başlayacağım, Belki her şey olup bitecek; ama bugün değil... Hayır, bugün değil; bugün yapamam. Öznel nesnelliğimin şaşırtıcı inadı, Gerçek yaşamımın uykusu, araya girmesi, Sezinlemesi, bitimsiz bezginlik- Bütün dünyam bir tramvaya yetişme çabası- Öyle bir ruh o... Yalnızca öbür gün... Bugün hazırlanmak istiyorum... Hazırlanmak istiyorum kendi yarınım için, öbür günü düşünmek için... Sonucu belirleyecek olan bu. Halihazırda planlarım var, ama hayır, bugün planlama yok... Yarın plan yapma günüdür. Yarın dünyayı fethetmeye masama oturacağım; Ama ancak öbür gün fethedeceğim dünyayı... Ağladığımı hissediyorum, Apansız ağladığımı hissediyorum, derinden içime doğru... Bugün ne olup bittiğini bilmeyin, bu bir giz, söyleyemem. Yalnızca öbür gün... Çocukken her hafta Pazar günü sirki beni eğlendirirdi. Bugün bütün eğlencem çocukluğumdaki tüm hafta süren Pazar günü sirki... Öbür gün, bambaşka biri olacağım, Yaşamım zaferle taçlanacak, Zekamın bütün gerçek nitelikleri, iyi öğrenimim, uğraşım- Hepsi toplanacak bir araya herkese duyurmalı ... Ama herkese sunulan boşa gidecek yarın... Bugün uyumak istiyorum, gerçek nüshayı yarın yapacağım... Bugün için, hangi gösteri yineleyecek çocukluğumu bana? Yarın bir bilet satın alabilirsem, Gerçek gösteri öbür gün çünkü... Daha önce değil... Öbür gün göstereceğim halkın karşısında yarınki kendimi Öbür gün bugün ben olmadığım görülecek sonunda. Yalnızca öbür gün... Sokak köpeği gibi uykuluyum. Gerçekten uykum var. Yarın size her şeyi söyleyeceğim, ya da öbür gün... Evet, belki de yalnızca öbür gün..
Adım adım... Evet, adım adım..
14 Nisan 1928 Álvaro de Campos Fernando PESSOA
ÇILGIN NAR AĞACI
Kıbleden esen yelin kemerler arasında ıslık çaldığı Bu beyaz avlularda, söyleyin, o çılgın nar ağacı mı? Nar dolu kahkahalar atarak aydınlıkta sıçrayan Rüzgârın inadıyla, fısıltıyla; söyleyin, o çılgın nar ağacı mı,? Şafakta yeşeren yapraklarının ışıltısıyla Bir zafer sevincinin renklerini coşturan?
Çayırda çıplak kızlar sarışın kollarıyla Yeşil yoncaları biçmek için uyandıklarında - Uykunun sınırlarında dolaşarak - söyleyin, o çılgın nar ağacı mı,? İçinin saflığıyla kızların yeşil sepetlerini ışığa Ve adlarını kuş cıvıltılarına boğan, söyleyin, O çılgın nar ağacı mı dünyanın bulutlu gökleriyle savaşan?
Kendini kıskançlıkla yedi tür tüyle süsleyip Ölümsüz güneşin bin bir rengine büründüğü gün, Söyleyin, o çılgın nar ağacı mı,? Kaçmaya kalkan atın yüz kamçılı yelesine sarılan, Hiç acınma, hiç yakınma bilmeden, söyleyin, o çılgın nar ağacı mı,? Ufuktan şimdi doğan bir umudu haykıran? Söyleyin, o çılgın nar ağacı mı, bize uzaktan Serin alevli yaprakların mendilini sallayan, Doğum sancısı içinde bin bir geminin, Bin bir kere yükselip alçalan dalgaları Bilinmedik kıyılara uzanan bir denizdeymiş gibi, Söyleyin, o çılgın nar ağacı mı, havanın saydamlığında donanıp gıcırdayan?
Başı taa havalarda, ışıyan ve övünen mor salkımlarla, Tehlikelere açık, söyleyin, o çılgın nar ağacı mı,? Dünyanın orta yerinde şeytanın fırtınasını ışıkla parçalayan, Ve günün, üzeri türkülerle işli sırmalı örtüsünü Boydan boya yayan, söyleyin, o çılgın nar ağacı mı,? Günün ipek giysilerinden bir anda soyunup kurtulan?
Söyleyin, ilkin büzgülü etekleriyle Nisan'ın, Sonra yaz şenliğinin ağustosböcekleriyle gülüp oynayan, Öfkelenen, her türlü gözdağını kara kötülükten arıtıp Güneşin kucağına esrik kuşlarını serpen, Söyleyin, o çılgın nar ağacı mı bu, her şeyin, En gizli düşlerimizin bile üstüne kanat geren?
Odisseus ELİTİS
BELKİ YİNE GELİRİM
Dudaklarımı kanatırcasına ısırıyorum günlerdir Her sözcük dilimin ucunda küfre dönüyor çünkü Bir gök gürlese bari diyorum, bir sağnak patlasa Bitse bu sessizlik, bu kirli yapışkanlık bitse Ama bir tufan az mı gelir yoksa yine de Yırtılan ve parçalanan bir şeyler olmalı mutlaka Hiç durmadan yırtılan ve parçalanan bir şeyler.
Oysa ne kadar sakin bu sokaklar ve bu kent Ne kadar dingin görünüyor bana şimdi gökyüzü
Gidenler nerde kaldılar, özledim gülüşlerini Bir kenti güzelleştiren yalnız onlardı sanki Onlardı çocuklara ve aşka ölesiye bağlanan Kadınları güzelleştiren herhalde onlardı "Tükürsem cinayet sayılır" diyordu birisi Tükürsek cinayet sayılıyor artık Ama nerede kaldılar, özledim gülüşlerini onların
Uzun uzun bakıyorum kıvrılan sokaklara Tek yaprak bile kıpırdamıyor nedense Ve tek tek söndürüyor ışıklarını varoşlar Alnımı kırık bir cama yaslıyorum, kanıyor Kanımın pıhtılarında güllerin serinliği Ve fakat bir cellat gibi yetişiyor pusudaki Dilimin ucunda küfre dönüyor her sözcük
Yaşamak neleri öğretiyor, düşünüyorum Okuduğum bütün kitaplar paramparça Çıkıp dolaşıyorum akşamüstleri bir başıma Bir uçtan bir uca yalnızlıklar oluyor kent Bulvar kahvelerinin önünden geçiyorum Sarmaşık aydınlar, arabesk hüzünler Bir gazete sayfasında sere serpe bir yosma
Sesler gittikçe azalıyor, kuşlar azalıyor Ve ne zaman yolum düşse vurulduğun yere Kızgın bir halka oluyor boynumda o sokak Hüznü yalnız atlarımız duyuyor artık Biz çoktan unutmuşuz böyle şeyleri Ama içimde bir sırtlanın dalgın duruşu Ve dilimin ucunda küfre dönüyor her sözcük
İçimde zapt edilmez bir kırma isteği Dizginlerini koparan bir at sanki bu Soluk soluğa kalıyorum her sonbahar Ve sevgilim ne zaman hoşgörülü olsa Bir yolculuk düşüyor aklıma, gidiyorum Bütün gençliğim böylece geçip gitti işte Ama hala bir şeyler var vazgeçemediğim
Hangi duvar yıkılmaz sorular doğruysa Bir gün gelirsek hangi kent güzelleşmez Şiirlerim bir dostun vurulduğu yerde yakıldı Geri almıyorum külleri yangınlar çıksın diye Devriyeler çıkart şimdi, bütün ışıklarını söndür Sorduğum hiçbir soruyu geri almıyorum ey sokak Ve dilimin ucunda küfre dönüyor her sözcük
Dudaklarımı kanatırcasına ısırıyorum günlerdir Bir gök gürlese bari diyorum bir sağnak patlasa Bitse bu kirli ve yapışkan sessizlik, hiç gitmesem Oysa ne kadar sakin sokaklar, bu kent ve bütün yeryüzü İpince bir su gibi sızıyorum gecenin tenha göğüne Sessizce çekip gidiyorum şimdi, sessiz ve kimliksiz Belki yine gelirim, sesime ses veren olursa bir gün... Ahmet TELLİ
ÇOCUKSUN SEN / I Dünyanın dışına atılmış bir adımdın sen Ömrümüzse karşılıksız sorulardı hepsi bu Şu samanyolu hani avuçlarından dökülen Kum taneleri var ya onlardan birindeyim Yeni bir yolculuğa çıkıyorum kar yağıyor Bir aşk tipiye tutuluyor daha ilk dönemeçte Çocuksun sen sesindeki tipiye tutulduğum Dönüşen ve suya dönüşen sorular soruyorsun Sesin bir çağlayan olup dolduruyor uçurumlarımı Kötü bir anlatıcıyım oysa ben ve ne zaman Birisi adres sorsa önce silaha davranıyorum Kekemeyim en az kasabalı aşklar kadar mahçup Ve üzgün kentler arıyorum ayrılıklar için Bir yanlışlığım bu dünyada en az senin kadar Ve sen kendi küllerini savuruyorsun dağa taşa Bir daha doğmamak için doğmak diyorsun Ölümlülerin işi bir de mutlu olanların Onların hep bir öyküsü olur ve yaşarlar Bırakıp gidemezler alıştıkları ne varsa Çocuksun sen her ayrılıkta imlası bozulan Susan bir çocuktan daha büyük bir tehdit Ne olabilir, sorumun karşılığını bilmiyor kimse Kötü bir anlatıcıyım oysa ben ve ne zaman Bir kaza olsa adı aşk oluyor artık Aşksa dünyanın çoktan unuttuğu bir tansık Seni bekliyorum orda, o kirlenen ütopyada Kirpiklerime düşüyorsun bir çiy damlası olarak Yumuyorum gözlerimi gözkapaklarımın içindesin Sonsuz bir uykuya dalıyorum sonra ve sen
Hiç büyümüyorsun artık iyi ki büyümüyorsun Adınla başlıyorum her şiire ve her mısrada Esirgeyensin bağışlayansın, biad ediyorum. Çocuksun sen ve bu dünya sana göre değil
ÇOCUKSUN SEN / II Çocuksun sen sesinin çağlayanına düştüm Bir çiçeğe tutundum düşerken, ordayım hâlâ Sallanıp durmaktayım bir saatin sarkacı Nasıl gidip geliyor gidip geliyorsa öyle Zaman benim işte, nesneleşiyor tüm anlar Dursam ölürüm paramparça olur dünya Çocuksun sen sesinin çağlayanına düştüğüm Uçurum diyordun bir aşk uçurum özlemidir Bırakıyorum öyleyse kendimi sesinin boşluğuna Tutunabileceğim tüm umutları görmiyeyim için Gözlerimi bağlıyorum geceyi mendil yaparak (Gözlerim bir yerlerde daha bağlanmıştı, bunu Unutmuyorum unutmuyorum unutmuyorum hiç) Bir rüzgâr esse ellerin fesleğen kokuyor Kırlangıçlar konuyor alnına akşamüstleri Bu yüzden bir kanat sesiyim yamaçlarda Üzgün bir erguvan ağacıyla konuşuyorum Ayrılığın zorlaştığı yerdeyim ve dalgınlığım Bir mülteci hüznüne dönüyor artık bu kentte Çocuksun sen alnına kırlangıçlar konan Bir bulutun peşine takılıp gittiğimiz yer Okyanus diyelim istersen ya da sen söyle Batık bir gemiyim orda, seni bekliyorum Upuzun bir sessizliğim fırtınalar patlarken Gövdem köle tacirlerinin barut yanıkları içinde Ve gittikçe acıtıyor yaralarımı tuzlu su Çocuksun sen, büyümek yakışmazdı hiç Gülüşünün kokusuyla yeşerdi bu elma ağacı (Soluğunun elma kokması bundandı belki) Bir elma kokusuna tutundum düşerken Sallanıp durmaktayım bir saatin sarkacı Nasıl gidip geliyor gidip geliyorsa öyle Çocuksun sen, çocuğumsun AHMET TELLİ
MÜEBBETLİK KAVGA
herhangi bir kıyısında tanışıp dünyanın iki hırçın güvercin telaşıyla sevdik hayatı ve kavgayı ay düştü. yıldız koptu. güneş doğdu yüzümüze karanfil kokulu düşler yaşadık mapusluğumuzda yakarak avucumuzda özgürlük ateşini
-a-
yastığımı ver cürüm. başım ağrıyor
gece duyabilmek için dünyanın bütün seslerini gökyüzüne bakıyorum koğuşun penceresinden kadife bir ayın önünde yıldızlar oynaşıyor ve birden pencerenin camında buğulanıyor suretin -gazetecilerin flaşlarında yorgun yüzüyle hayata gülümseyen bir 'terörist' kız oluyorsun- ellerin çiçeğe durmuş güneş vurmuş alnına dimdik ayaktasın işkencehanelerde ölmüş yoldaşların anısına
yastığımı ver cürüm. başım ağrıyor
-b-
nişanlayıp uzak bir yıldıza gözlerimi düşünüyorum
sahi nerede tanıştık biz ne zaman böyle kaynaştık ve ne çok şey böyle ne çok şey paylaştık
o günleri biz yaşadık gördüğümüz düş değildi kan sıçradı beynimize gererken kaslarımızı elektrik çırılçıplak yandı etimiz beton gibi çarparken vücudumuza su
ve sildik gizleyerek kendimizden bile yüzümüzden akan iğrenç kirimizi hücrenin duvarlarına
o günleri biz yaşadık gördüğümüz düş değildi ihanetin ve direncin ateşi içinde korktuk kendi gizimizi gizlemekten çatladı direncin iğbirar çiçekleri avucumuzda
düşünüyorum uzak bir yıldıza nişanlayıp gözlerimi
-c-
ihanet değil belki bu. yüzünü gizleme
fareli köyün çobanlarının utancı yüreğimi yakmıyor artık alnım açık elegüne karşı başım dik içim kavga ve sevda dolu müthiş kendimle barışık
oysa içten içe yiyip bitiriyor kendini en yakınım ve göstererek azı dişlerini ağzınca saldırıyor aldırmayıp diyorum ki ona ayakları yere sağlam basmak artık iş değil bu çağda toprak da kayıyor dostum insanın ayakları altında toprak da kayıyor toprak da toprak bastığın yere iyi bak
ihanet değil belki bu. yüzünü gizleme
-d-
bir bardak su verir misin. içli bir türkü
yüreğimde ince yağmurlar çiseliyor şimdi bu doğurgan yüzlü gecelerinde nisanın tahliye muştusu geliyor uzaktaki bir dostun
çığlıklarla uçuyor gecekuşları başımın üstünde morkanatlarına takıyorum kirpiklerimi afacan bir çocuk gibi sevinip ben de çıkıyorum onunla özgürlük şarkıları söylemeye lacivert dağların kurşuni yamaçlarında
-ve ikimiz birden durmuşuz da sanki dalgaların kıyısında ellerimizi uzatıyoruz yakamozlara ansızın portakal çiçekleri açıyor avucumuzda konuşmadan öylece duruyoruz yanyana
sen gökyüzüne dikiyorsun gözünü ben suya düşürüyorum yüzümü ve birden gelincikler yağıyor martıların kanatlarından karışıyor sularına akdenizin-
bir bardak su verir misin. içli bir türkü
-e-
saat kaç oldu şimdi. neden herkes uyuyor
sessizce açıp yeniden okuyorum yazdığın bütün mektupları kök salıyor yüreğimde gizli bir sarmaşık aralıyorum geçmişin tülperdesini
o zamanlar orada herkesin adı ULAN'dı ve her asker KOMUTAN'dı oysa şimdi burada onların hamlamış ezgilerinde yoksul bir direncin türküsünü dinliyorum
o günleri biz yaşadık gördüğümüz düş değildi a blok. zemin. birikiüçdört aslankafesi tecrit ve bilcümle mamakta yüzlerce insanın içinde 42. güne erişen bir avuç insandı ki yüzakıydılar mamağın
o günleri biz yaşadık bir düş olamaz bu haydarım bir düş olamaz bu sezai ve adlarını unutup yüzlerini unutmadığım dostlarım bir düş olamaz bu sorun raci tetikin korkularına ayrılık ve ölüm nasıl gerçekse ve acıları ne denli büyükse öylesine gerçekoğlu gerçekti herşey ve öylesine büyüktü acı ve utanç çırılçıplaktı
saat kaç oldu şimdi. neden herkes uyuyor
-f-
-arif acar'a
çayı avluda içsek. yarın hava güzel olacak
yitirilmiş bir duygunun dayanılmaz kederidir bu o zamanlar yaralıydı yaşdığımız aşklar şimdi bedeli ödenmiştir yıllarımızın kanımızla ödenmiştir canımızla
ve ansızın bir sigara yakar gibi uzun bir şiir söylercesine içli bir türkü dinler gibi usul ince bir kadın severcesine sürüp gidiyor işte kavga en haklı ve güzelini yaşıyoruz sevdaları
"hüzünlü bir şiir yaz" diyor ranza arkadaşım "karıma göndereyim" boşver diyorum hüznü sırasımı şimdi efkarlanmanın ve ona kadınlar koğuşundan gönderilen kurutulmuş karanfilleri veriyorum
çayı avluda içsek. yarın hava güzel olacak
-g-
gece çok mu kısa. yoksa bana mı öyle geliyor
avluda volta atıyorsun yıldızlarla okşayabilmek için saçlarını özenle açıyorum pencereyi ve yıldızlar doluyor içeri
dördüncü koğuşta herkes koynunda bir yıldızla uyuyor şimdi
ve ben ranzama astığım bir fotoğrafın çocukca yanan gözlerine nişanlayıp yüreğimi düşünüyorum
sahi nerede tanıştık biz. unuttum ve ne zaman böyle kaynaştık. bilmiyorum ve ne çok şey böyle ne çok şey paylaştık ah...seni nasıl da seviyorum
gece çok mu kısa. yoksa bana mı öyle geliyor
Bayram BALCI
LAMİA
I.
damarında siyanür dolaşıyor şehrin aşk bizden güçlü. bizden uzak cinnetli bir cinayet saklı gelen her günde eksiliyor bizim olan zaman. kederli sarsak
ben öyle uzak durmayı bilmezdim insanlar geçerdi kalbimden acıtarak düşlerimi geçerdi bakır bir sürahide kanardım iflah olmaz gençliğimi
gölgesi vuruyor şimdi sağılmayan bir yaranın yalnızlığın üstüne uzak bir şarkı gibi düşüyor kalbi kanıyor şehirlerin lamia avucuma akan sudan anlıyorum bunu
bilmezdim ben sofraya erdemle gelen ekmek gibi uzak durmayı sevdiğim şehirlerden
II.
sana hayatı tutsak alan acılardan söz ediyorum adli tıp morglarına takılı kelebekşarkısı dalından koparılan yaprakağrısı sana yüzünü dağlara dönmüş hayattan sözediyorum şehir sansartuzağı kondular ağıt halkotobüsleri üryan sabah felaketlerle çalıyor kapıları kadavrasız yaşamın çağıldayan sevdası aşk bana kahır lamia. bana serkeş
sana oğlu kaybedilmiş bir annenin acısıyla sesleniyorum ben ölürüm lamia nefes alarak kalbim çarparak şehrin belleğini zonklatarak ölürüm salgın vebadır şehre kayıpoğulsancısı bitirim mahçup gayriresmi yıkar tahtını saltanatın korku öde çığlık anamın sancısına karışır ben yeniden doğarım lamia bir avuç et üç gram kanpıhtısı sonrasız canhavli çağötesinden kalma bir fosilim anamın evlat deyip bağrına bastığı
III.
çocuk yanıma tetik çekiyor hayat her sabah başka yerimden vuruluyorum uyumsuzluğun kahredici sessizliği şehirler teslim alınmış lamia aşka ayakbağı şehirler ankara: yürüyen bir sürgün salyangoz burunlu sıvas: yüreğimin tuncunu eriten yangın istanbul: iki yakası biraraya köprülerle getirilen zavallı ne verebilir ki hayata karavana yaptıran bir aşka
ben sabahı vuran sürmanşet haberim lamia "teslim ol çağrısına" aşkla karşılık veren adını kurşunkırığı camlara çizen dilinin ucunda patlayan ateşim dağla kuşanmış bir bildiri gibi parçalanırım şehrin koynunda
IV.
benim aşk dediğim lamia. aşk bildiğim bombalar arasında yiten tozbulutlarının taneciklerindeki günışığı dağın koynundan kopup gelen rahmine akıp giden ateştohumu kefensiz gömütsüz meçhul denizler kervanı benim aşk dediğim aklı çürüten tez dağdan kopan ezgi
ben bir deprem uğultusuyum lamia yağmurlu bir kırlangıç kanadı kaynağını arayan ırmak semah duran turnadirenci
inerim birgün şehrin koynuna gecenin yıldızını koparan sabahın ilkışığı gibi şehrin cenderesinde yangınlara sarılmış bir annenin ateşli yüreği gibi inerim yakarak yokluğun acısını sığmaz şehre içimden kopan fırtına çünkü aşk değil bu lamia. herşeydir
parçalanır şehrin rutinağrısı sel olurum oyunlarda unutulmuş afet bir çocuk varoşlardaki delikanlılığın vitrine vuran hıncı gençkızların kitabaralarında kuruttuğu falpapatyası sabahına kahır düşmüş kalpağrısı devinen ve kirlenen bir yalnızlıktır şehirkalabalığı acılarını bas yarama lamia. yoksa vurur beni de aşka kasdeden bu çaresiz hayat
V.
sana sabahın sisini kalbine sarıp şehri süpüren genç bir çöpçünün aklından geçirdiklerini sesleniyorum hergün dolup boşalan sırça bir okyanustur şehir dediğin yağmursuz riyakar ölümkurusu
ah... lamia sen umuttan daha güzel şeyler de olduğunu öğrenemedin dolarla markla tercüme ediliyor yaşam sanılan yanılsama artık aşkını leylekler kanatır senin diplomatik ihanetlerde ziyan olur bahar dellenmiş bir tetikçi düşürür korkusunu şehrin ihanet dolu avuçlarına
lamia... güzelim aşkarasında unutulmuş gültadım şehri kuşatan hayatın gücü erişmez aşkın doruklarına zehir bir hançerdir saklı durur yaranda ağla...ağla... ağla karışsın gözlerin dağların kıvrımlarında çoğalan tozkabarcıklarına ben artık şehirlerde yaşayamam lamia
Bayram BALCI
HAYATI İHLAL EDİYORUM
bir bu kalmıştı yapmadığım itiraz mecbur hayata bizi temize çıkaracak bir tek sözcük bile yok yakılmış köyler kadar küliçindeyiz
ihtimal ve ihtiras bir intihar biçimidir aşk illegaldir astarı devletin iğfal edilmiş katiller vakitsiz infaz eder adamı
bütün kediler ağlar müntehir halime yenik düşer siyanüre damar ihtimal. ihlal. infial ve ihtilal bu dört sözcüğe gömdüm hayatı
dalından kopan songülün kalbimi kanatan dikeni. ihtimal infial. ihtilal ve devlet kaybedilen hayatlar kuşatır kirletilmiş gökyüzünü
ey aşk! iğdiş edilmiş suretin için kılıç çektim kalbimdeki nasıra ihlal ettim hayatı boğdum hayatı yalnızlığımla paramparça aklımdaki bomba
Bayram BALCI
CANIMA DEĞMEZ HAYAT
ağır düşlerle geçtim dünyevi ağrılardan kazıdım yüzümdeki kibirli lekeleri tanrılara ait hiç birşey yok dünyada hayat sonsuz. aşk ölümsüz değil asla
bir dalı olmalı yaprağın. gülkanı aktı kalbime yatağını bulamayan nehir kadar sancılıyım geçerken çemberinden bir aşkın hayatın saçlarını doladım avuçlarıma
içinde ihanet sözcüğü geçen kitapları yaktım veba günlerinde yeşeren bir çiçektir aşk ayrıntılar gizler kokusunu ve kiraz bahçelerde her zaman çalınacak bir şeydir çocuklar için
aşkın sağlaması mutluluk etmez kuşların yalnızlığı vurur mağrur kalpleri her sabah yağmur yağar üzerime iliklerim ıslanır da canıma değmez hayat
tanrılara ait hiç birşey yok dünyada çözülür elagözlü zamanın kanpıhtısı ve bir aşk daha düşer yakasından devletin yalanlar kendini rüya
Bayram BALCI
ANILARDA ŞİMDİ
Her şey ve herkes kayarak duruyordu sanki bana yaz diyordu bir kadın erkek çoktan unutmuş ne kadar sevildiğini - belki sevmeyi biliyordu bir zamanlar karanfiller bile taşımıştı kucağında - çocuk: ah... oyuncak bir trenim olsa...
Ben miydim ıslak taşların serinliğinde unutup mendilleri iki yanına ürkek ve kuşkuyla bakan?
Nasıl bir ezgi bulsam da dedi emanetçi anlatsam gözlerindeki ıssızlığı. Yıllarca neler alıp vermişti kimbilir uzun yolculuklara hiç çıkmadan küçük bir karta iliştirip adını.
Küçük bir kart. Uçurtmalar, bayram yeri kâğıt helvacı da girebilir bir şiire çiniler, dağılıp bittiği yerde suyun sarsılan raylar ve her şey girebilir bir şiire.
Kapat perdeleri, sesini azalt, coşkunu tut duymasın peygamberler soluğunda titrediğimi belki de benim o kuş tren camlarında bir görüp yitirdiğin belki de kanat vuruşlarımdır içinde uçuşan o sevinç, o ayrılık, o keder gitmekle kalmak arasında çoğalan hüzün yüzümdür belki dolunay...
Belki de benim o kuş yüreği sıcak, elleri yok
kapat perdeleri, sesini azalt, coşkunu tut...
Zerrin TAŞPINAR |